23 Nisan 2006 Pazar günü Sualtı Temizlik ve Bilinçlendirme Hareketinin Büyükada Etkinliğinin olduğunu duyunca dedim gitmeliyim. Geneldede kendime kurduğum” gitmeli/ yi- miyim ”li cümlelerimin akıbeti hep gitmelerimle sonuçlanır bu seferde ayağım beni gecenin bir yarısı DMO’daki mesaiden sonra geç bir saatte Gara taşıdı. “Uzun bir zaman önce “ diye başlayan trene ilişkin anılarımdan sıkılmıştım sanırım ki ayaklarım artık düşün hareket et komutuna uymadan içgüdüsel olarak gelmişti buraya.
İlk gişede ki bayanın hoşluğuna yenik düşmüş oraya yönelmiştim ki aynı hatayı iki kişinin daha yaptığını algıladım.
“İstanbul / Haydarpaşa” dedim
“30 YTL, yataklı”
Benim gibi pulman sevdalısı bir adama yataklı teklifi hoş durmayacaktı kaldı ki bir numara büyüktür bedenimde yataklı kısmı. Öylede ifade ettim. Hayır dedi maalesef yerimiz yok. Bi daha baksanız dedim bu tür ısrar eden insanlardan olma gayretini bende kendimden sakınmadan kullanıp sıradanlaşma hakkımı kullanmak isteyerek: İçimde bir his aniden “bu kız sizleri(ben ve yanımdaki o cazibeye gelen iki kişi) kandırıyor dedi… Okuyucuya not: Bazen der aldırış etmeyin siz ona bazıları sezgi bazıları da başka türlü dikkat çek diyor ya J.
Benim sigarasız bölüm ve pulman ısrarım karşısında “cazibesine yanılıp gişeye yanaşanları bir yerlere yollayan gişe görevlisi” “30 kişilik boş bir yerimiz var ama size yer veremeyiz çünkü özürlüler için ayrılmış bir vagon bu “dedi.
“nasıl yani “demişim diyorum çünkü kız hala bişiler anlatıyordu sanırım bu dememin dışında da bir şeyler demişim ki. Kız bana dönüp “lütfen yan gişeye geçin orda ki arkadaşla halledin sorunu benim yetkim yok “dedi.
Yan gişeye geçip aynı sohbeti etmeme gerek kalmadan zeki bir ışıltılı göz ama çaresiz /haliçten ne çıktıysa yedik bildik bakışını görünce ses tonumu değiştirip kibarlaştım. Bunu da bazen yaparım doğa vergisi bişi. Nadir olur ama olur.
30 kişilik boş vagonun bir tek müşterisi veya yer ayırtanı yoktu ve bu zeki ve aynı zamanda da haliçten çıkanları benle paylaşma sevdalısı genç müdürüne telefon edip.”30 kişilik pulman bir vagon boş ve beyefendi ısrarla ki bence de haklı olarak ( ki harika bir yorumdu ) buradan yer istiyor. İstanbul’a kadar bu vagon boş mu kalacak versek yer “dedi. Ama bu konuşma on dakika sürdükten sonra bana dönüp “maalesef” dedi. Der.
Bana örtülü-yataklı bölümü önerdi dört kişilik yataklı bir kompartıman ki bu “cazibesine yanılıp gişeye yanaşanları bir yerlere yollayan gişe görevlisi ”kızın önerdiğiyle aynıydı. Bir farkla fiyat 26 YTL olmuştu. İnanılmaz fiyat farkı iki gişe arasında 4 YTL’lik fark vardı. Evet, harikasınız hislerim benim. İstanbul yolunda güzel başlangıç.
2 Nolu perona geçip treni bekledim “Kara Tren Gecikir Belki Hiç Gelmez Dağlarda Salınır Da Derdimi Bilmez” mırıltılarım eşliğinde. YOL filminden bir sahnenin içindeydim o an. Tren geldi de Fransa’ya iltica etmekten kurtuldum.
Ve neden ben pulman diye tutturmuşum ki anlamak imkânsız. Devlet demir yolları (hızlı tren komedisi hariç) kesinlikle hizmette sınır tanımıyorlardı ya da sınırlarını güzel belirlemişlerdi. Güzel gülüşlü iki genç kondüktör geldi biri biletlerimizi incelerken bir diğeri naylon torbalar içinde ütülenmiş temiz çarşaf, yastık yüzü ve pikelerimizle yastıklarımızı verdi. AOÇ’a vardığımda uykuya yenilmiştim bile. Bir ara gözümü açtığımda diğer yoldaşlarımın olmadığını gördüm biri Sakarya bir diğeri de İzmit’te işlerinin başına doğru yönelmek üzere inmişti. Eskişehir’den binmesini beklediğimiz yolcu ile ben kalmıştık. Pendik’e geldiğinde tren oturdum ve iyotun, tren raylarının kenarındaki otların kokusunu İstanbul un huzursuzluğunu içime çektim.
Haydarpaşa’dan nedense hep bir kamera eşliğinde ön merdivenlerden ineceğimi hayal eder ama şöhretin kendi tutsak alıp yaşam alanlarını daralttığı için, maskesiyle kendine alan yaratan pozuna bürünür motor iskelesi tarafındaki yan kapıdan ayaklarımın ucunda” bugünde yakalanmadım” edasıyla kaçarım.
Öylede yaptım.
Gürkan (badim)’ la Capitol de Sir Winston amcanın çay bahçesinde buluştuk. İkinci Katta hoş bir yerdi üstümüze sarkan papatyaları seyrederek yudumladık çayımızı.
Yanımızda, sohbetimize azık bir dostla.
Gürkan’ın dalış için getirdiği elbiseleri bir an önce “denize” diye bağırıyorken birde dondurmalı keşküllerimizi yiyelim dedik ve Sir amcanın çay bahçesinden yüksek müsaadeleriyle ayrılıp alt kattaki süt çiftliğine gittik.
Burada öğrendim Gürkan’ın “Empati şarküteri”sinin varlığını. Şarküteri zincirleriyle dünyaya yayılmaya çalışan benim harika dostumu bırakıp İstanbul caddelerinde Büyükada’nın temizliğine yöneldim. Nasılsa almıştım dalış elbiselerini.
Sabah erken gidince sanki tüm denizin pislikleri “hoş geldin sen zahmet etme biz yukarı zıplarız “diyeceklermiş gibi daha kargalar (crow) kahvaltılarını etmeden yetiştim “Deniz Lisesi Komutanlığı/ Maltepe askeri iskelesine “ yanım da yeğenim ve ablamı sürükleyerek. Her zaman olduğu gibi martılar iskelelere tünemişlerdi. Sabahın ayazını atlatmaya çalışıyorlardı.